Son yıllarda gökyüzüne bakıp “Hava ne kadar bunaltıcı” demeyenimiz ya da aniden bastıran bir sağanakta kendimizi sığınacak bir saçak altı ararken bulmayanımız var mı? İklim krizi dediğimizde çoğumuzun aklına eriyen buzullar veya uzaktaki orman yangınları geliyor. Oysa kriz, tam da bastığımız asfaltın sıcaklığında, kaldırım taşlarının arasında ve yükselen beton blokların gölgesinde yaşanıyor.
Şehirlerimiz nefes alamıyor dostlar. Nefes alamadığı gibi, içinde yaşayan bizlerin de nefesini kesiyor.
Beton Ormanları ve “Isı Adası” Etkisi
Metropollerden yerel kentlerimize kadar uzanan kontrolsüz yapılaşma, şehirleri âdeta birer fırına dönüştürdü. Meteorolojide buna “Kentsel Isı Adası” etkisi deniyor. Yeşil alanların yerini alan koyu renkli asfaltlar ve devasa beton yapılar, gün boyunca güneş ışığını emip gece boyunca bu ısıyı dışarı yayıyor. Sonucunda ise kırsal alanlara kıyasla şehir merkezlerinde sıcaklıklar birkaç derece daha yüksek seyrediyor.
Peki, sadece sıcaklık mı sorun? Tabii ki hayır. Toprağı asfaltla kapladığımız her metrekarede, doğanın en temel mekanizmalarından biri olan emilimi yok ediyoruz. Yağmur yağdığında toprakla buluşamayan su, beton kanallarda birikerek felakete, sele ve altyapı çöküntülerine dönüşüyor. Sonra da su suçlu oluyor, yağmur suçlu oluyor. Oysa suçlu olan doğa değil; doğanın dengesini göz ardı eden kentsel planlama anlayışıdır.
Eğitimden Siyasete Yeni Bir Kent Vizyonu
Bir eğitimci ve çevreci gözüyle baktığımda, bu tabloyu değiştirmek için iki temel ayağa ihtiyacımız olduğunu görüyorum: Bilinçli nesiller ve sorumlu siyaset.
Eğitim müfredatımızda doğa ve çevre sadece birer ders konusu olarak kalmamalı; çocuklara doğanın bir süs değil, hayatın ta kendisi olduğu öğretilmeli. Yeşil alanların bir “park”tan ibaret olmadığını, kentin akciğerleri olduğunu kavrayan nesiller yetiştirmek zorundayız.
Diğer taraftan siyaset kurumu da artık kentsel dönüşümü sadece “bina yenilemek” olarak görmekten vazgeçmelidir. Gerçek dönüşüm; “Sünger Şehirler” kurmaktır. Yağmur suyunu emen ve depolayan geçirgen kaldırımlar, binaların çatılarında oluşturulacak yeşil bahçeler, kentin içinden geçen kesintisiz yeşil koridorlar ve rüzgâr hatlarını kesmeyen mimari planlamalar artık bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur.
Son Söz: Doğayla İnatlaşılmaz
Doğa bize her fırtınada, her aşırı sıcak dalgasında aynı mesajı veriyor: “Benimle inatlaşmayın.”
Şehirlerimizi betona boğarak geleceğimizi inşa edemeyiz. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; yüksek binalar değil, gölgesinde soluklanabilecekleri ağaçlar ve rahatça nefes alabilecekleri bir kent iklimidir.
Gelin, geç olmadan şehirlerimize yeniden nefes aldıralım.

Yorum Yazın